Kullanıcı Adı:
Parola:
Bilgi Hatırlatma Yeni Üyelik
Beğen
Paylaş
Sayfa: Site:
Görüntülenme: 53193
Sait Çamlıca (Eğitimci - Yazar)
2010/11/10 23:09
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 8,7 (2 oy)

Bir insana, zorla bal yedirmeye çalışsanız, o insan bal yemek istemez. Zorla ağzına bal tıkamaya çalışsanız, baldan tiksindirirsiniz. Daha önemlisi, balı vermeye çalışan kişinin kim olduğudur. Eğer insan, kendisine bal yedirmeye çalışan kişiyi sevmiyorsa, onun elinden hiçbir şey yemek istemez.
 

Din gibi bir yaşam biçimini anlatmaya, öğretmeye, aşılamaya çalıştığınız bir insanı, evladınız bile olsa, korku ve baskıyla ikna (!) etmeye çalışırsanız, ya dinden uzaklaştırırsınız, yada münafık karakteri geliştirmesine sebep olursunuz.

Babasının zoruyla, baskısıyla dershaneye devam eden bir öğrencim vardı. Elinden geldiği kadar derslerden kaçar, girdiği derslerde yaramazlık yapardı sürekli. Liseyi bitirdikten sonra üniversiteyi kazanmayınca, babası “illa okuyacaksın!” düşüncesiyle dershaneye göndermişti.

Lise mezunu gencin, bu dünyada en nefret ettiği şey, ders çalışmaktı. Çünkü babası baskı ve dayakla dershaneye göndermişti. Babasına inat ders çalışmayan bu öğrencimin tavırları, bana çok şey öğretti.

Hepimiz öyle değil miyiz? Sevdiğimiz, bizim için çok önemli ve değerli olan insanlarla oturup kalkmayı, onlarla vakit geçirmeyi tercih ederiz.

Sevdiğiniz insanlarla birlikte kuru ekmek yemeyi, nefret ettiğinizi insanlarla bal yemeğe tercih edersiniz.

* * * * * *

İlahiyatçı bir arkadaşımla “Dinde zorlama yoktur!” ayeti üzerine konuştuk. “’Müslüman olmayan birini, Müslüman yapmaya zorlayamazsınız!’ anlamına mı geliyor bu ayet?” diye sordum. Çünkü birçok insan bu ayeti öyle yorumluyor. Evladına, öğrencisine baskı / zorlama yapan birçok insan bu yorumun arkasına sığınıyor.

Arkadaşım bana, bu konu için Elmalılı Hamdi Yazır’ın Tefsirine bakmamı tavsiye etti. Bakara 256’da geçen, Dinde zorlama yoktur ayetinin tefsirinde, Elmalılı Hamdi Yazır, şu ifadeleri kullanıyor:

Şu halde din, “zorlayınız” demez. Zorlama meşru ve muteber olmaz. Zorlama ile yapılan amelde dinin vaad ettiği sevab bulunmaz. Rıza ve iyi niyet bulunmayınca hiçbir amel ibadet olmaz. “Ameller, ancak niyetlere göredir.” Dinin isteklerinin hepsi, zorlamasız, iyi niyet ve rıza ile yapılmalıdır. Zorlama ile itikat (iman) mümkün değildir. Zorlama ile gösterilen iman, gerçek iman değil, zorlama ile kılınan namaz, namaz değildir. Oruç da öyle, hac da öyle, cihad da öyledir…

 

Allah bile zorlamıyor!

Demek ki çocukların eylemine değil niyetlerine çalışmalı. Çocukların bedenlerini değil, kalplerini ısındırmalı.

Allah (cc) isteseydi, ezan okununca namaza durmayanı, nefessiz bırakırdı.

Allah (cc) isteseydi, Ramazanda yemek borumuzu tıkardı.

Allah (cc) isteseydi, Hac’ca gitmeyenin ayaklarını felç ederdi.

Allah (cc) isteseydi, Zekat vermeyenin parasını yok ederdi.

Ancak Allah (cc), bunları yapmamız konusunda bizi ikna edip, iştahlandırmaya çalışır. Allah (cc) emreder ancak zorlamaz.

Allah (cc) tavsiye eder.

Allah (cc) “severim!” diyerek teşvik eder.

Allah (cc) “yakarım!” diyerek tehdit eder.

Allah (cc) “itaat edin, cennetime girin!” diyerek motive eder.

Allah (cc) “kılmazsanız hem dünyanız hem ahretiniz berbat olur!” diye uyarır.

Allah (cc), cennetten sahneler anlatarak heveslendirir.

Allah (cc), cehennemden sahneler anlatarak ürkütür.

Allah (cc), geçmiş kavimlerden örnekler vererek ibret almamızı sağlar.

Allah (cc), parça parça isteyerek, alıştırır.

Allah (cc), günahlarımızı affederek, yeniden imkan verir.

Allah (cc), mezardan ve kabir hayatından bahsederek, irkilmemizi sağlar.

Allah (cc), nefsini Firavun edenlerin, Nuh’un gemisine binmeyenlerin, İbrahim’i ateşe atmaya çalışanların ibretlik sonunu hatırlatır.

* * * * * *

Oğlu namaz konusunda gevşek olan bir Anne, “Gençlik fani, ölüm var evlat” diyerek oğluna nasihat ediyormuş sürekli. Bir akrabalarının cenazesi olunca, oğluyla birlikte gitmişler cenaze evine. Evde cenazeyi gören, tabutta cenazeyi taşıyan, cenazenin toprağa verilişini seyreden delikanlı eve gelince, “Anne şimdi daha iyi anlıyorum bana ölümü hatırlatmanı!” demiş. O günden sonra namazlarına daha çok dikkat etmeye başlamış.

Kızının kapanmasını çok isteyen bir arkadaşım, kızını ikna etmekte zorlanacağını anlayınca, onu İmam Hatip Lisesine verdi. Kızının İmam Hatip Lisesinde edindiği arkadaş çevresinin nerdeyse tamamı kapalı olduğu için, kızı daha çabuk ikna oldu. Babası zorlamdan kapandı.

* * * * * *

“Dinde zorlama yoktur!” ayetini, çocuklarınızı / öğrencilerinizi ilahi emir ve yasaklardan “ikrahlandırmayın. Onları, birçok farklı yöntem deneyerek, “iştahlandırın!” diye anladım.

Hala, Evladına, öğrencisine baskı yapma, zorlama hakkının olduğunu düşünenler, Nuh (as)’ın gemiye binmeyi kabul etmeyen oğluyla kurduğu ilişkiyi incelesinler.

Tüm anne babaların ve eğitimcilerin kulaklarına küpe etmeleri gereken bir Hadis ile bitireyim: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin”

 

Sait ÇAMLICA

Eğitimci – Yazar
 

Bu mesaj, m1gin tarafından, 12.11.2010 01:20:23 itibariyle düzenlenmiştir.
Çocuk Eğitimi
2010/11/12 18:29
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 4,5 (1 oy)
Bu mesaj, m1gin tarafından, 12.11.2010 18:47:16 itibariyle düzenlenmiştir.
Çocuk Eğitimi 2
2010/11/13 21:11
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

 

.

 

 

 

Bu mesaj, rahmeli tarafından, 14.11.2010 01:31:35 itibariyle düzenlenmiştir.
Sulama Faaliyeti
2010/11/13 22:11
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 9,5 (1 oy)

Bu değerli eğitimcinin etkili çalışmalarından örnekler sunduğunuz için teşekkürler rahmeli

Sizinle özelden gerçekleştirdiğimiz yazışmalarda, Sait Çamlıca'dan izin aldığınızı söylemiştiniz... Bu durum, bu konuya ayrı bir değer katmaktadır; kuru kuru kopyalama-yapıştırmanın ötesinde yani... Bunun için size bir teşekkür daha... 

Ey rahmeli, bugün, özelden bir mesaj daha göndererek dediniz ki: 

paylaşımlarımı tekrar düzenlediğin için tşk.

Size cevap yazmaya hazırlanmıştım ki, sonradan cevabınızı site üzerinden vermenin bana daha çok yakışacağını düşündüm. 
Ve buyurun cevabınız: 

Site üzerinden teşekkür etseydiniz bari de, herkes görseydi. :D

Bir de gönül ister ki, gönderileriniz düzenlemeye ihtiyaç duymaz hâle gelsin, yakın zamanda. ;)

Yaptığım düzenleme kısaca; uygun bir başlık atamak, gereksiz ve bozuk karakter içeren link ve yazıları silmek...
Son olarak da, videoyu ortalamak. ;)

Mesela son eklemiş olduğunuz videoyu düzenlemedim ki, alıştırma yapma imkânından sizi mahrum etmeyeyim. :P

Konu kuru kuru durmasın diye, arada bir sulandırmak lâzım, öyle değil mi? 

Doğrusu rahmeli'nin, bu mesajıma tepkisinin nasıl olacağını merak ediyorum. 

 

İngilizce kelime ezberleme oyunu: vav.mbirgin.com
rahmeli
2010/11/14 1:13
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

teşekkür ediyorum,balık tutmayı yeni öğreniyorum sabır....

Bu mesaj, rahmeli tarafından, 14.11.2010 01:13:43 itibariyle düzenlenmiştir.
eğitimci olacak olan :))
2010/11/18 12:53
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

süpppperr bi paylaşım çok teşekkür ederim tam eğitimci olacakken ve küçük insanları anlamaya tanımaya çalışırken bana bu güzel paylaşımla yardım edenlerden Allah razı olsun :))

istediğim gibi sosyal bilgiler öğretmenliği okuyorum ama istemediğim gibi memleketimde kaldım kısmet diyorum ama canım sıkılııyor çççok uzaklara gidip yeni inanlar tanımayı istediğim ama olsuuuun bn Niğdedede iyiyim

sitenin havasını (!) teneffüs etmek çok güzel  özlüyorum burayı

kurban bayramınız mübarek olsuuunnn

 

 

Tesekkür
2010/11/19 0:14
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

Emeginize saglik rahmeli... güzel, manidar paylasimlardi... EyvAllah...

iyi akşamlar!

sait çamlıca adlı eğitimci-yazar ın tavsiyeleri güzel ancak hertürlü denemenin fayda etmediği çocuklar,öğrenciler,toplumlar olabiliyor.sanırım bu şekildeki bir öğrencilerin oluşturduğu sınıfa adı geçen yazar girse pes eder,çıldırır.M.E.B. yetkilileri ne yazıkki İstanbul,Ankara daki elit tabakanın gitti okulları ölçü kabul ederek yasalar çıkarmaya devam ediyor doğal olarak da okullarda eğitim diye bir şey kalmıyor.ne ekdiniz ki ne umuyorsunuz.Acilen eğitimde ciddiyet ,disiplin gerek.

aksi takdirde mesleği olmayan vasıfsız eleman bolluğu kaçınılmaz ama vasıflı eleman sıkıntısı olacak,ara eleman sıkıntısı olacak.

Bu mesaj, m1gin tarafından, 20.11.2010 22:22:30 itibariyle düzenlenmiştir.
Öğretmenim bana siz dedi.....
2010/11/25 0:00
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 6,5 (1 oy)

Öğretmenim bana “siz” dedi!
 

Öğretmen kutsal mıdır!

Her öğretmenler gününde “Kutsal Öğretmen!” sloganları atılır. Bende öğretmenliğin kutsal bir meslek olduğuna inanırım. Ancak bu inanç, “Bütün öğretmenler kutsaldır!” anlamına gelmez. Kutsal olan mesleğin kendisidir. “Öğretmene saygı kalmadı!” eleştirisini asla kabul etmiyorum. Çünkü saygı “Hak ediştir!”. Öğretmenlik diploması almış her öğretmen “Saygıyı hak eden, kutsal birisidir!” mantığını kabul etmiyorum. Meslektaşlarım bana kızsa bile, Diplomanın değil, mesleğin icra biçiminin saygıyı hak ettiğini düşünüyor ve bu düşüncemi ısrarla savunuyorum.

Öğrencilerinin gözlerinin içine bakarken, ülkesinin ve insanlığın geleceğini görmeyen bir öğretmen, öğrenciyi değil, kendi gözlerini / gözlüklerini / bakış açısını gözden geçirmeli. “Zamane çocuklarında / gençlerinde hiç iş yok!” diyerek kendini kandırmaya kimsenin hakkı yok.

Üsküdar Belediyesinin yıllar önce hazırladığı Öğretmen Hatıraları yarışması kitabında, “İlkokula yeni başlayan bir öğrenci, Öğretmeninin tuvalete gittiğine bile inanmaz!” cümlesini okuyunca çok etkilenmiştim. Yedi yaşında öğretmenin tuvalete gittiğine bile inanmayan bir öğrenci, 17 yaşına geldiğinde öğretmenlerine el kaldırmaya başlamışsa, o on yıllık sürecin sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. “Saygı bir hak ediştir!” dememin sebebi budur.

Öğretmenim bana “siz!” dedi!

Konya ve birkaç ilçesinde konferanslarım bittikten sonra, merkezde bir kitapçıyla tanıştırdı arkadaşlar beni. Kitapçı emekli bir öğretmen olduğunu söyleyince konuşacağımız konularda belirlenmiş oldu. Unutamadığı öğrenci hatıralarından, öğretmenin toplumsal dönüşümde etkisinden birçok örnek paylaştık. Öğrencilik yıllarına ait bir hatırasını paylaşınca, “Sayın Hocam! Ben bu hatıranızı mutlaka yazıya dönüştürürüm!” diyerek ajandama not almıştım.

Kitapçı dükkanı işleten emekli öğretmen anlatıyor;

Ortaokulun son sınıfında okurken, sene başında okulumuza yeni bir Matematik öğretmeni gelmişti. Ben o zamana kadar hep vasat bir öğrenciydim. Okulun yeni açılmış olmasının verdiği gazla dersleri dinliyorduk. Yeni gelen öğretmenimiz çok kibar birisiydi. İkinci haftaya başladığımızda, bir hafta önce işlediğimiz konularla ilgili sorular sormaya başladı öğretmenimiz. İlk sorduğu soruya bende el kaldırdım. Öğretmenimiz bana bakarak, “Bu soruyu siz cevaplayın!” dedi. Ben şaşkınlıkla sağıma soluma baktım. Bana “siz!” diye hitap etmiş olmasının şaşkınlığını üzerimden atınca, soruyu cevaplandırdım.

İlk defa bir öğretmenim bana “siz!” diye hitap etmişti. Önce dalga geçtiğini sandım. Sonra baktım ki bütün öğrencilere aynı nezaketle davranıyor. Üç kelimeden oluşan “siz” ifadesinin beni nasıl olgunlaştırdığını anlatamam. İlk defa kendimi adam gibi hissetmiştim o gün. Aradan neredeyse elli yıl geçti. Halen aklıma geldikçe kendimi adam gibi hissederim.

Gençlik çağına geçiş sürecinde olan bir öğrenciye “siz” diye hitap etmenin, onun hayatını ne kadar değiştirebileceğini anlamıştım. “Adam yerine koymak!” ifadesi kullanılır eğitim kitaplarında. Ergenlik dönemine geçiş sürecinde, etraflarındaki büyükleri tarafından adam yerine konulan gençler daha çabuk olgunlaşıyor. Annesi, babası ve öğretmeni tarafından “adam” muamelesi görenler daha çabuk adam oluyorlar. Hz. Ali, “14 yaşından sonra çocuklarınızla istişare edin!” diyor. İnsan, ancak adam yerine koyduğu kişilerle istişare eder.

Yakın çevresi tarafından adam yerine konulmayan gençler, kendilerini adam gibi hissettikleri yerlerde vakit geçirmek için büyüklerinin yanından uzaklaşırlar.

Eli öpülesi Öğretmenler!

Öğrencilerinin gözlerinin içine bakarken, ülkesinin ve insanlığın geleceğini görme şuuruna kaybetmemiş bütün öğretmenlerin ellerinden öpüyorum.

Diplomasıyla değil, öğrencisiyle kurduğu ilişkiyle kutsal bir mesleği icra ettiğini bilen öğretmenlerin ellerinden öpüyorum.

Sınıf’ta nöbet tutmanın, sınır’da nöbet tutmak kadar kutsal olduğu bilinciyle sınıfında nöbet tutan bütün öğretmenlerin ellerinden öpüyorum.

Öğrencilerine “siz!” diye hitap ederek, onların şahsiyetlerini inşa eden bütün öğretmenlerin ellerinden öpüyorum.

Yetişmemde emeği geçen bütün öğretmenlerimin ellerinden öpüyorum.

Sait ÇAMLICA

www.saitcamlica.com
 

Çocuklarımızın ayaklarına batan dikenler,

ya bizim ektiklerimizdendir,

yada biçmediklerimizden…

 

Bu dünyada bana bir “melek” gösterin deseler, bir çocuğun yüzüne bakın derim. O saf, o masum, o günahsız yüz, melekten başka neye benzetilebilir ki? Tüm bedenleriyle güler çocuklar. Ağlarken de bütün bedenleriyle ağlarlar. Yerleri tekmeleyerek, kendisini yerden yere atarak ağlayan ve gülen çocuklar henüz ikiyüzlülüğün ne demek olduğunu bilmiyorlar.

Günahsız melekler nereden öğreniyor ikiyüzlü olmayı da ikiyüzlü insanlarla dolu bir dünya da yaşıyoruz?

Eşrefi mahlûkat (yaratılanların en şereflisi) olarak dünyaya gelen insan, nasıl oluyor da esfele safilin (hayvandan daha aşağı) seviyesine düşüyor? Bunun suçlusu kim? Bu kadar çok kapkaççılar, sokak çocukları nereden türedi?

“Okulda dehşet” başlıklı haberler hepimize normal gelmeye başladı. Daha beş yıl öncesine kadar böyle haberler duymak çok zordu. Bugün neredeyse her hafta yeni bir “dehşet” haberi duyar olduk. Bu gençler nasıl bu kadar cani olabiliyor?

Doğuştan zalim insan olmadığına göre bu kadar zulüm niye çekiyor insanlık?

Doğuştan katil insan olmadığına göre bu kadar çok cinayet niye işleniyor?

Doğuştan hırsız insan olmadığına göre evlerimizde çelik kapılara rağmen niçin rahat uyuyamıyoruz?

Sorular, sorular, sorular…

Dört yaşındaki bir kız çocuğu annesinin dizinin dibinden ayrılmazken, aynı kız çocuğu on dört yaşına geldiği zaman annesinin yanından niçin uzaklaşıyor?

O on yıl içerisinde anne kızı arasında yıkılan iletişim köprülerinin sebepleri nelerdir?

Bunu hiç düşündünüz mü?

Beş yaşındaki bir erkek çocuğu babası kapıdan içeri girer girmez, “Babam geldi!” diyerek babasının bacaklarına sarılırken, aynı erkek çocuğu onbeş yaşına geldiği zaman babası kapıdan içeri girer girmez niçin kendi odasına kaçıyor?

O on yıl içerisinde baba ile oğul arasında yıkılan iletişim köprülerinin sebepleri nelerdir?

Bunu hiç düşündünüz mü?

 

Altı yaşında bir merhamet abidesi olan bir çocuk, onaltı yaşına geldiği zaman nasıl katil olabiliyor?

O on yıl içerisinde çocuğun merhamet duygularının canavarlaşmasının suçlusu kim?

Bunu hiç düşündünüz mü?.....Sait Çamlıca..

Lokman as gibi Baba olmak.....
2010/12/04 20:45
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

 

 

“Senin baban sana hiç ‘Canım oğlum! Yavrucuğum!’ diye hitap etti mi?” sorusunu birçok arkadaşıma sordum. Böyle bir soru sormamın sebebi, Kuran’da Peygamberlerin evlatlarına hitap şeklinin dikkatimi çekmiş olmasıydı.

“Baban sana hiç ‘Canım, Yavrucuğum!’ diye hitap etti mi?” sorusunu sorduğum arkadaşlarımın büyük bir kısmının ailesi dindar insanlardı. Soruyu duyan arkadaşlarımın nerdeyse hepsi bu soruma güldüler. Babalarının kendilerini hitap şeklini de söyledi bazı arkadaşlarım. Ancak o hitap şekillerini buraya yazmayacağım.

 

 

 

Hz. Lokman üç ayrı yerde ve üç ayrı konuda nasihat ve tavsiyede bulunurken, oğluna “Ey oğulcuğum (yavrucuğum) diye hitap etmektedir. Arap dilinde burada kullanılan şekliyle bu kelime, bir babanın oğluna karşı söz söylerken tayin edeceği sevgi ve şefkati belirten, en yoğun duygu yükü taşıyan kelimdedir.

 

Konuyla ilgili ayetler;

 

Hani Lokmân oğluna öğüt vererek şöyle demişti: “Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür. (Lokman 13)

 

(Lokmân öğütlerine şöyle devam etti:) “Yavrucuğum! Şüphesiz yapılan iş bir hardal tanesi ağırlığında olsa ve bir kayanın içinde, yahut göklerde ya da yerin içinde bile olsa, Allah onu çıkarır getirir. Çünkü Allah en gizli şeyleri bilendir, (herşeyden) hakkıyla haberdar olandır. (Lokman 16)

 

Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş işlerdendir. (Lokman 17)

 

Aynı ifadeyi Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’e hitabında, Hz. Nuh’un oğluna hitabında, Hz. Yakub’un oğlu Yusuf’a hitabında görmekteyiz. Bu hitabın Türkçede “Yavrucuğum” sözü ile karşılandığı bilinmektedir.

 

Hz. Nuh (as), kendisine isyan edip inançsızların arasına karışan oğluna bile “Oğulcuğum! Yavrucuğum!” diye hitap eder.

Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma! diye seslendi. (Hud 42

 

Günah işleyen evladını evlatlıktan silen babalar, bunu din adına, ihlas adına yapıyorlar maalesef. İnsandan son nefesine kadar ümit kesilmeyeceğini bilen Nuh (as)’ın, inançsızlarla birlikte olan oğlunu kurtarma çabası herkese örnek olmalı. İnsandan ümidini kesen Allah’tan ümidini kesmiş olur. Hele de bu insan kendi evladınızsa, ona kaşı çok daha fazla sabırlı olmak zorundasınız.

 

 

 

Sayın Vehbi Vakkasoğlu, bir muhabbet esnasında Bülent Bakiler’e, “Siz annesi için çok güzel şiirler yazan değerli bir şairimizsiniz. Fakat babanız için hiç şiriniz yok! Bunun sebebi nedir?” diye sorar.

Şair adeta kükrer: “Nesine şiir yazacağım babamın! Hayatı boyunca bana bir kere bile sarılıp “Oğlum!” dememiş adama nasıl şiir yazacağım? Öleli yıllar oldu, daha ben ona bir Fatiha okuyamadım. Sen şiirden bahsediyorsun!”

Vehbi Vakkasoğlu: “Ağabey, siz duygularını çok iyi anlatan açık sözlü bir şairsiniz. Babanıza bu konuyu hiç açmadınız mı?” diye sorar.

Bülent Bakiler: “Açmaz olur muyum? Memleketimdeydim. Milletvekili adayı olarak çalışıyordum. Konuşmalarım büyük takdir topluyor ama babam hiç oralı olmuyordu. O günlerde bu konuyu babama sordum. Bana niçin ilgi göstermediğini, yüreğini bana niçin açmadığını merak ettiğimi belirttim. ,

Babam gözleri yaşlı olarak bana; “Oğlum, ben de babamdan sevgi görmedim. Görmediğimi gösteremiyorum” dedi.

 

Sayın Vehbi Vakkasoğlu bu hatırasını anlattıktan sonra şunları ekliyor.

“Gerçekten de, insanın görmediğini göstermesi zordur. Bu yüzden, babalarından sevgi görmemiş babalara çok mühim bir görev düşüyor. Yaşadıkları sevgisizlik çemberini kırıp parçalamak ve görmediklerini göstererek çocuklarını sevgiye doyurmaktır. Yavuz Bülent Bakiler bunu başaran bahtiyarlardandır.

 

 

 

 

Öğretmen öğrencisine sormuş:

“Eşeğin kaç ayağı var?”

Çocuk hemen cevap vermiş:

“İki..”

Öğretmen şaşırmış ve tekrar sormuş:

“Neden iki, eşek dört ayaklı olmaz mı?”

Çocuk tüm anne babaları düşündürmesi gereken şu çok ibretli cevabı vermiş:

“Öğretmenim, babam bana hep “Eşek oğlum!” der. Ben iki ayaklı olduğuma göre, demek ki, eşek de benim gibi iki ayaklıdır…”

 

 

Lokman (as)’ın oğluna nasihatlerinden alınacak ilk ve en önemli ders, “Bir babanın evlatlarıyla konuşma üslubu” olsa gerek.

Allah (cc), Lokman (as) vasıtasıyla tüm babalara, “Evladınıza karşı Lokum gibi tatlı dil ile hitap edin” diyor.

 

“Babamdan görmedim ki!” diyenler, babalarını değil, Hz. Lokman’ı örnek alsınlar.

 

 

 

Sait ÇAMLICA

 

 

“Babamdan görmedim ki!” diyenler, babalarını değil, Hz. Lokman’ı örnek alsınlar."

 

Bu ifade sayın "rahmeli" ye ait. ( Bu arada kusura bakmasın ilk görüşte "rahmetli" diye okumuştum.)

 

Çocuklar ne görürse onu örnek alıyorlar. Bence Lokman (as) ı çocuklar değil, babalar örnek almak durumunda. DEğişimi ancak böyle sağlarız.

Yoksa "böyle gelmiş böyle gider".

 

Güzel azı için teşekkürler Rahmeli.

son sözün bana ait oldunuda nerden çıkardınız?Ben babamdan, ne gördümki çocuğuma ne vereyim diyenler,dünün çocukları, bu günün babaları için söylenmiş,annelerde dahil tabii..çocuk yetiştiren herkes,çeşitli bahanelere sığınmayıp evladına en güzel sevgiyi nasıl verebilirim diye düşünmeli...Ey Itri herkez bigün rahmetli olacak,fakat daha olmadan beni rahmetlide ettiniz  ya,kırıldım...

Gereksiz Alınganlık
2010/12/06 0:29
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

Bunda kırılacak ne var ey rahmeli

En basitinden bu dünya nimetleri, bizler için yaratıcının rahmeti değil midir? Bu ikramlara sahip olduğumuza göre, bizler de rahmete ermiş sayılmaz mıyız? 
Siz, kendinizi rahmete ermemiş olarak mı kabul ediyorsunuz yani? Bir kez daha düşünün, derim.

Gelelim Sait Çamlıca'ya ait cümlenin, Itri tarafından size aitmiş gibi hissedilmesi meselesine... 
Ne diyeceğimi bilmiyorum... Itri neden öyle yapmış ki! 
Şaka şaka!  

Bu sitenin katılımcı üyeleri genel olarak kendi fikirlerini yazdıklarından, mesajınızın alıntı olduğu Itri tarafından farkedilmemiş olabilir... İnsanlık hâli yani. 

Sizi ziyade alıngan buldum... 

Gerçi arada bir böyle durumlar, siteye renk ve heyecan katıyordu... Şimdi ben neden hemen araya girdim ki sanki. 

Bu mesaj, m1gin tarafından, 06.12.2010 05:38:30 itibariyle düzenlenmiştir.
İngilizce kelime ezberleme oyunu: vav.mbirgin.com

“Babamdan görmedim ki!” diyenler, babalarını değil, Hz. Lokman’ı örnek alsınlar."

O sözün rahmeli ye ait olmadığını biliyordum biliyordumda alıntıyı bizimle paylaşan rahmeli olduğu için öyle demiştim. Sait Çamlıca'yı nereden bulacağım? Bende Rahmeli ye çattım.

 

Ancak maksadım başka yapılan başka olunca yanlış anlaşıldı. Buna sebeb te benim : ÖZÜR DİLERİM.

 

Sayın Rahmeli, Rahmette kalın. Paylaşımlarınızın devamını bekliyoruz.

HAYIRLI SENELER.DUAYLA
2010/12/06 23:59
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 1,5 (1 oy)

ALLAHIM,şüphesiz yeri göğü yaratan sensin,bu mübarek ayın, Muharrem hürmetine istiyoruz senden,Hz,Musayı firavunun şerrinden,hz,Yunusu balığın karnından,hz,İbrahimi ateşte yanmaktan, kurtaran sensin.Bizleride zamanın firavunlarından,bizi kendisine yem yapmaya çalışan şeytanın şerrinden,cehennemin ateşinden koru yarabbi.Şüphesiz,hz,Eyyuba şifa veren,hz,yakubun görmeyen gözlerini açanda sensin,bizlerinde maddi manevi hastalıklarına şifa ver,gönül gözlerimizi aç,Şüphesiz hz,Süleymana saltanatı verende sensin,bizlerede iki cihanda iman saltanatı ver ya rabbi,hz,Nuh'u tufandan kurtaranda sensin,bizleride günahlarımızın tufanından koru Allahım,hz,Adem'in tövbesini kabul edende sensin,bizlerinde tövbelerini kabul eyle,hz,Hüseyin'i şehadet mertebesine erdirende sensin,bizleride onun ve habibin hz MUHAMMED MUSTAFA'NIN şefaatlerine nail eyle,Şüphesizki kıyameti koparacak olanda sensin bizleride o günün şerrinden koru,Yeni yılımızı hakkımızda hayırlı eyle.AMİN....Kırgınlıklarıda unutalım gitsin...geçen yılda kalsınlar,yeni yılımızda hayırlara vesile olsun..

Boşanmış anne babanın çocukları üzerine, yüzlerce makale ve yazı yayınlandı. Tüm uzman görüşleri, boşanmanın en çok çocuklara zarar verdiği doğrultusundadır. Elbette ideal olanı, huzurlu bir aile ortamında çocuk yetiştirmektir. Anne babanın birbirlerine göstereceği uyum, çocuğun kişilik gelişimini olumlu yönde etkiler.

Bu yazımda boşanma veya huzursuz aile ortamı hakkında bazı gözlemlerimi paylaşacağım. “Madem geçinemiyorsunuz, öyleyse boşanın da rahatlayın!” demeye hiç kimsenin hakkı olmadığını düşünüyorum. “Ne yaparsanız yapın ama sakın boşanmayın!” demekte doğru değildir. Buna karı – koca karar vermeli. Boşanmam kararı vermeden önce, kendileri kadar çocuklarını da düşünmek zorundalar.

Her iki görüşe de niçin katılmadığımı söyleyeyim. Bir tanıdığımız vardı. Evleneli birkaç yıl olmuş. Bir tanede çocukları vardı. Huzursuz olduklarını, geçinemediklerini herkes biliyordu. Karı koca bu evliliği yürütemeyeceklerini anlayınca, ayrılmayı konuşmaya başlamışlar. Her ikisi de durumu ailelerine söylemiş. İki tarafta boşanmalarına engel olmuş. Birkaç yıl daha evli kalmışlar. Tabi ikinci çocukları olmuş. Özellikle erkek, kesinlikle boşanmaya kararlı olduğunu söyleyince anne ve babasından çok ciddi tepki almış.

“Bizi millete rezil mi edeceksin? Millete ne deriz? Boşanırsan sana hakkımızı helal etmeyiz!” türü baskılara boyun eğmek zorunda kalmış. Kavgalı da olsa evliliklerini yürütmek zorunda olduklarını anlamışlar. Buraya kadar her şey normal… Ancak huzursuz bir aile ortamının insan psikolojisini ne kadar etkilediğini de bilmek gerekiyor. Geçici ve anlık anlaşmazlıklar ile hiç düzelmeyen huzursuzluk farklı şeylerdir. Ailesinin “Hakkımızı helal etmeyiz!” baskısıyla evliliğini sürdüren delikanlı, birkaç yıl içerisinde verem hastalığına yakalanmış. Sıkıntılı bir evliliği sürdürme, ayakta tutma çabası elbette önemlidir. Ancak abartmanın da doğru olmadığını düşünüyorum.

“Baba iyi ki boşandınız!” sözünü oğlundan duyan arkadaşım, şaşkınlığını paylaşmıştı benimle. “Niye öyle dedin ki oğlum?” diye sorunca, aldığı cevap, yaptığı hataları görmesine yardımcı olmuş. “Baba siz annemle sürekli kavga edince ben odamda hep ağlıyordum. Boşandıktan sonra artık kavga etmiyorsunuz. Şimdi ikinizi de daha çok seviyorum!”

Boşanmak, çocuklar kadar boşanan taraflar için de bir travmadır. Aileler, eşler, çocuklar etkilenir bu yıkılıştan. Evlilik nasıl ki hak ise, boşanmakta hak’tır. Evlenmenin nasıl bir adabı varsa, boşanmanın da adabı var. Boşanırken, boşanmanın adabına uymayanların, ne tür sıkıntılar yaşadığını bir örnekle anlatacağım. Aşağıda okuyacağınız yazı bana e-mail olarak geldi. Beni çok düşündürdüğü kadar, bana çok şey de öğretti de.

 

Merhaba Sait Hocam!

Ben yurtdışında yasayan, 35 yasında bir anneyim. 16 yasında bir oğlum var. Oğlum 6 yasında iken ben eşimden ayrıldım. Eski eşimin alkol ve şiddet problemi vardı. Aile hayatımız çok kavgalı geçiyordu, oğlumda bunlara şahit oluyordu.

Ben o zor günlerimde hiç iyi bir anne olamadım. Çocuğuma hep üzüntü ve stres yaşattım. Babasına olan öfkemi çocuğumdan çıkarttım. Gerçi tabiat olarak asi ve hırçın bir yapısı da vardı oğlumun. Ama benden mi yoksa yapısı mı onu çözemedim. İkisinin de etkisi oluyor tabi.

Babası biz ayrıldıktan iki sene sonra evlendi. Oğlumun, iki tane kardeşi oldu. Onları gerçi seviyor, cici annesiyle de iyi araları, ama yinede içten içe bir burukluk hissediyordum onda.

Tam ortaokula yeni başlamıştı ergenliğe de yaklaşıyordu. O yıllarda her şey daha kötüye gitmeye başladı. Okulda çok başarılı olan çocuk, şikâyetler getirmeye başladı. Bende ona, hep babasına olan öfkemi nefretimi kustum. Adeta babasına olan öfkemi hep ondan çıkartırdım. “Aynen o kötü adama benziyorsun!” diye sözler ediyordum. Bunu itiraf etmeye çok utanıyorum ama çok sinirlenip kontrolden çıkınca “Allah cezanı versin! Keşke doğmasaydın!” diye, en söylenmeyecek şeyleri söylerdim. Tabi öfkem geçince, “Allah’ım beni affet! O’na bir şey olursa aklımı oynatırım! Beni şeytan söyletiyor!” derdim.

İnsan, gücü yetmediği durumlarda, hemen isyana, hakarete başvuruyor. Şeytanı sevindiriyor. Biliyorum bunlar çok yaralayıcı ve yıkıcı sözler. Asil sorunları şu anda lisede yaşıyoruz. Bir senedir benimle konuşmuyor aynı evin içinde. Burada 16 yasında araba kullanmaya başlayabiliyorsunuz bende izin vermedim. Anne babanın izni olmadan ehliyet alamıyorlar. “18 yasına gelince öğrenirsin. O zaman alırsın. Acele etme!” diye oralı olmadım. Sonra pişman oldum. Bir ay sonra ”Tamam!” dedim. Ama çok inat ve asi kabul etmedi. Dediği olmayınca olana kadar insanı yıldırır ve bunaltır. Onun asabi tavırlarını görmemek için sonunda ona yenik düştüğüm için “yok!” diye bir şey duymak istemiyor.

Anneanneyle de beraber yaşıyoruz. Annem her konuya müdahale ettiği için zaten benim lafımın hiç değeri kalmadı. Beni, çocuğumun yanında susturuyor. Çocuğa bağırma çağırma dediği için ortada bir otoritem kalmadı.

Benim hikayem çok uzun oldu. Kusura bakmayın! Nerdeyse hayatımı anlattım. Nereye gideceğimi kime soracağımı bilemiyorum. Ben sizleri TV’de izlemiştim. Çok beğenmiştim anlattıklarınızı. Ama maalesef burada böyle imkanlarımız yok. Çocuğumu bir psikologa götürmek istiyorum. Ben Türk olsun istiyorum. Amerikalı doktorlar bizim kültürümüzü anlamıyorlar. Facebook’da bir arkadaşım sizin sayfanızı gösterdi bana sanki kayıp akrabalarımı bulmuş gibi oldum. Korkuyorum, “Acaba gazetelerde duyduğum haberler gibi olaylar benim basmada gelirse” diye birden içime kötü duygular geliyor. Allah korusun çareler ve çözüm arıyorum.

Çok mu geç kaldım, çok pişmanım çocuğuma önceki yaptığım söylediğim davranışlara çocuğumla aramı nasıl düzeltirim ona nasıl ulaşırım diye düşünüyorum. Sizlere çok teşekkür ederim ve basarılar dilerim. Zamanınız olursa sizden cevap bekleyeceğim.

 

Bu bilgilerin beni getirdiği noktayı özetlememem gerekiyorsa, şu tespitleri rahatlıkla paylaşabilirim.

Huzursuz, sürekli kavga ve tartışmaların olduğu bir evlilik, çocukları boşanmaktan daha çok yıpratır.

Boşanma kararı alan aileler, boşanma adabına uymak zorundalar. Kendisini terk eden eşinden, çocuk üzerinden intikam almaya çalışanlar, çocuklarını önce eski eşlerine sonra kendilerine düşman ederler.

Huzursuz aile ortamında her iki tarafın da mutlaka suçu vardır. Hiç suçu olmayan tek kişi, çocuktur. Suçsuz olana acı çektirmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.

Sait ÇAMLICA

Eğitimci – Yazar
 

not: bu bir dertleşimdir
2010/12/11 2:18
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 7,5 (1 oy)

       Okuduğum yazı beni hüzünlendirdi . Aynı zamanda , gazetelerimize, haber programlarımıza, yaşamımıza, yanı başımızdakine ve belki kendimize, ne kadar aşina bir problem olduğunu hatırlattı. Okuduklarımdan sonra sadece bu yazıya yönelik değil; toplum bazında da şöyle bir düşündüm. Sordum kendi kendime: İnsanlar, birbirlerine bir ömür vaat etmiş çiftler, nasıl olur da bu hale gelir? Ve tabi çocuklar… Çocuklarımız bu hale nasıl gelir?
Evet şimdi hep beraber; kendimle birlikte sizleri de toplumsal bir sorun olarak, bu konuyu düşünmeye davet ediyorum. Sebep ne olabilir acaba ve suçlu kim olabilir?
Aldatılan ve sevgiye aç, bana yapılanı ben de yapacağım öcümü alacağım hayattan ve kocamdan diyen, hayal kırıklığı yaşayan kadınlar mı? Kendini vitrinleyen, bakıldıkça kendine güvenini ve güzelliğini tescilleyen hoş endamlar mı? Ya da devamlı surette bunu özendiren ve kadına fiziği kadar değer atfeden medyamız mı? Ailedeki çatırtıya kör, yangını körüklemeyi maharet sayan sözüm ona bazı kayınvalideler mi? Çocukları önemsemeyen kendi hayatımı kuracağım deyip, bu hayat benim hayatım deyip, hemen ayrılmayı düşünen çiftler mi? Ayrılığa üzülen, dalgınlaşan, hırçınlaşan, dersleri zayıflayan çocuklar mı?
Çocuklar? “Biz onları suçlamıyoruz ki” diyorsunuz. Diyorsunuz; diyoruz ama annesi babası ayrılan, evden kaçan ve bu yüzden sokağa düşen bir çocuk tarafından kapkaça uğradığımızda şikayetçi olmayı biliyoruz değil mi? Ah mehasin çok da senaryocusun, o çocukların hepsi annesi babası ayrılmış da bu yüzden evden kaçmış çocuklar değil ki… Evet; dediğiniz gibi, hepsi değil sadece bir kısmı… Sadece mi? bir kısmı olması “sadece” diyebilmemizi ve önemsiz bulmamızı gerektirebilir mi?
Bir yuvanın dağılmasından kim sorumludur? Çocuklarının yaşadığı hayal kırıklıklarının vebali kimedir? Kimleri kapsar, kimle başlar, kimle biter, bu vebal küme çizgisi kimleri içine alır?
Meğer bu konu ne kadar su götürüyormuş ve eğer biz biraz daha irdelersek bu işin ucu… Ailesi ayrılmış ve bunun etkisiyle dersleri kötüye giden çocuğun öğretmenine kadar dokunur mu? Eğer öğretmen ilgisiz ve umarsız bir öğretmense, o da vebal kümesinin bir elemanı mıdır? Allah’ım ne girift bir bilmece…
Tamam ben susuyorum şimdi, siz de unutun söylediklerimi, siz de susun ve susuturun vicdanlarınızı! Boşverin hepsini , siz izleyin; meşhur, müdavimi olduğunuz aldatma dizilerini…Evet o malum dizileri... Eleştirdiğimiz ve hep izlediğimiz bol reytingli dizilerimizi… Bizi uyutsunlar; hep beraber uyuyalım… çekimliyorum: Uyuyorum,uyuyorsun, uyuyoruz. Birileri bizi uyutuyor.
Nelerle oyalanıyoruz? Sahip çıkıyor muyuz değerlerimize? “Yapma mehasin gene gelenekçiliğin tuttu bir türlü çağdaş olmayı beceremiyorsun?“demezsiniz umarım. Aslında bu bahsettiğimiz problem; bir nevi çağdaşlaşmayı anlamlandırma problemimizdir. Evet; çağdaşlaşmadan ne anladığımızla ilgili bir problemdir. Çağdaşlaşmayı; herşeyiyle Batı gibi yaşamak olarak anlayanlara soruyorum: ailelerin yükselen feryatlarını neye borçluyuz ? Bizim değerlerimizde var mıydı; yoksa çok değerli Batının kokuşmuş armağanı mıdır bunlar? Konuyu dağıttım sanki ama burada bir soruyu daha sormadan edemeyeceğim. Bilim, teknik ve Batının inkar edemeyeceğimiz birçok taze meyveleri varken; nedir bizdeki bu kokuşmuş çürük meyve merakı?
Şimdi kendimize bakacak olursak; bu yozlaşan hayatlarda bizim suçumuz var mıdır, yok mudur? Bir suçlu arıyorum "katil kim?" Hani oynardık küçükken ...Ama bu seferki oyun değil… Kimdir bu mahvolmuş hayatların katili?
Aslında olay bizle de alakalı değil mi?Bizimle ve neye ne kadar değer verdiğimizle alakalı… Biri hazlarına değer veriyor, onu ilah ediniyor; biri maddeye, biri tutkularına…
Hep toz pembeliklerini gösterdiler hayatın. Tüm şarkılar, beşeri aşkları, beşeri hazları anlattı. Biz de hep hayatı tek kişi etrafında döndürdük. kim yutturdu bize bu yalanı? Tutkularının peşi sıra koşturan gençlik olarak; kovaladık durduk gölgeleri, “Hayatımın anlamı,her şeyim ,onsuz yapamam, onsuz yaşayamam” dedik durduk ve bunun adını aşk koyduk… “Bunda ne var ki” demeyin. İyi güzel de her şeyin gerçek bir değeri vardır; biz O’nu gölgelere değiştik… ve gölge geldi sırça köşke oturdu… Halbuki sevginin de bir sınırı vardı. Sınırı aşan her sevgi davacı olurdu. Ölçü olmayınca ve zamanı gelip gerçek değeri anlaşılınca; gelsin hayal kırıklıkları, gelsin kırgınlıklar ve kavgalar…
Elest bezmini unuttuk…Bizler Rab sevgisiyle beşeri sevgiyi bir tuttuğumuzdan beridir; yüzümüz gülmedi.Yapılır mıydı bu Onun evine;kalbe… ve yakışır mıydı bize?
Biz yakıştırdık…Böylelikle bazı şeyleri de hak ettik. Belki de biz; yakıştırdığımızı ve hak ettiğimizi yaşıyoruz…
 

Derdimin Dermanı..
2010/12/13 20:28
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

vardır bu dertlerinde dermanı,derman içimizde,biraz daha duyarlı olursak etrafımıza ne güzel olur herşey..Büyüyünce bana baksın diye yetiştirilen evlatlar,yada gönlü değil gözü doyurulan çocuklar,ekrandaki dizisi yada maçı,eşinden daha önemli olan hanımlar beyler.herkes suçlu bunlara ses çıkarmayan herkesde vebal altında..Sait hoca gibi değerli yazarlarımız iyiki var,çocuğu olanlar yada ilerde olacak olanlar ve her sorumluluk sahibi hocamın,çocuk eğitiminde 33 hata,ve çocuklar ayak izlerini takip eder isimli kitaplarını muhakak okumalılar..Bu güzel yorum içinde tşk mehasin..paylaşımlarımın okunması ve yorum yapılması çok hoş.Güzel düşüncelerinizi sait hocaylada paylaşın,kendisi duyarlıdır bu konularda,hemen hemen bütün epostalarına tek tek cevap verir sağolsun...


 

Kitap almak için bir kitapçıya girdiğim zaman, elimde bir liste yoksa, uzun uzun inceleyerek kitap alırım. Birkaç yıl önce, yazarını da ismini de şu an hatırlamasam da, bir doktorun hatıralarını okumuştum. Hem öğrencilik yılları hem de meslek hayatına dair notlarını kitaplaştırmış Doktor. Aslında kitabı almama sebep olan şey, hatıralarını anlatan doktorun yetişme süreciydi.

Almanya da dünyaya gelmiş, okuması için küçük yaşlarda Türkiye’de akrabalarının yanında bırakılmış. Gurbetin içinde oluşturduğu hüzne dair yaşadıklarını kitaplaştırmış. Yazar gurbete dair duygularını, yalnızlığını, zaman zaman ailesine olan gönül kırgınlıklarını paylaşıyor.

Yaz tatillerinde ailesinin yanına Almanya’ya gittiği yaz tatillerinden birinde, bir kiliseyi ziyaret etmişler. Diğer Türk arkadaşıyla birlikte kiliseyi gezmek için girdiklerinde, kilisenin papazı elindeki sopayla kovmuş ikisini de. Hatta birkaç kez vurmuş iki Türk gencine. “Siz Müslümanların ne işi var bizim mabedimizde! Diye hakaretlerle kovmuş ikisini de. İstanbul’da Üniversite okuyan genç, papazın bu tavrına hem çok şaşırmış hem de çok sinirlenmiş. Çünkü İstanbul’da her camide her dinden ve ırktan insan sürekli dolaşmakta ve hiç kimse onlara tepki göstermemektedir.

Yaz tatili sonrası İstanbul’a dönen genç üniversite öğrencisi, Sultanahmet camisinde namaz kıldıktan sonra, orada Turist olarak dolanan birkaç Alman ile birlikte fotoğraf çekinmiş. Çekindiği fotoğrafın arkasına, Mevlana’nın meşhur, “Ne olursan ol yine gel!” sözünü Almanca olarak yazmış. Alman turistlerle Sultanahmet camisinde çekindiği resmi bir zarfa yerleştiren genç Üniversite öğrencisi, zarfı kendilerini kiliseden kovan Papaza göndermiş. Kiliseden kovulmuş olmanın intikamını almak niyetiyle yapar bunu. “Siz bizi sopayla ibadethanenizden kovdunuz ama biz ibadethanelerimizi ve yüreğimizi herkese açan bir medeniyetin çocuklarıyız!” mesajını iletmek istemiş papaza.

Üniversiteyi bitirip doktor olarak göreve başladığı yıllarda, Konya ve Mevlana’yı ziyaret etmek için bir geziye katılır. Mevlana’nın türbesi etrafında dolanırken, kapıda oturan bir adam dikkatini çeker. Nerden tanıdığını hatırlamak için uzun uzun yüzüne baktığı adamın, Almanya’da kendilerini kiliseden kovan Papaz olduğunu anlayınca iyice şaşırır. “Hiçbir hoşgörüsü olmayan bu papazın Mevlana türbesinden ne işi var?” diye düşünür.

Papazın yanına gidip selam vermiş. Biraz Almanca konuştuktan sonra papazın Müslüman olduğunu öğrenmiş. Bu seferde Neden papazken İslam’ı seçtiğini sormuş. “Yıllar önce Kiliseden kovduğum bir Türk bana Mevlana’nın bir sözünü göndermişti. O sözden o kadar etkilendim ki, bu sözü söyleyen insanın dinini merak ettim. Mevlana ile karşılaşınca önce Mesneviyi okudum. Mevlana’da böylesi bir yürek inşa eden dinin, kitabını da peygamberini de merak etmiştim. Hz. Muhammed’in hayatını ve Kuran okuyunca, yanlış yolda, yanlış dinde, yanlış mabette olduğumu anladım” demiş.

* * * * * * *

Kitapçıda dolaşırken seçtiğim bir hatıra kitabının satır aralarında anlatılan bu hikayeyi okuduktan sonra, kütüphaneme baktım. İyi bir kitap okuyucusu ve kendini yetiştirmeye çalışan biri olduğumu düşündüğüm halde, kütüphanemde Mesnevi yoktu. Mevlana’ya ait birçok söz, Mesneviden seçme hikayelerle dolu birçok kitap arşivimde olduğu halde Mesnevi elimde yoktu.

O hafta gidip kendime bir Mesnevi aldım. Çocukluk yıllarımdan bugüne kadar aile hayatımda ve çevremde Mevlana’ya dair birçok hikaye dinlemiş olmama rağmen, Mesneviyi okumak aklıma gelmemişti. Anlayacağınız papazdan etkilendim ve Mesnevi aldım.

* * * * * * *

Bu coğrafya yaşayan herkes Mevlana’ya dair birçok söz birçok hikaye dinlemiştir. Ancak ne hikmetse Mesnevi okumak, Mevlana’yı daha yakından tanımak, o yürekten beslenmek adına daha çok çaba sarf etmek, pek aklımıza gelmiyor. Bir Alman papaz, Mevlana’ya ait tek bir söz duyunca kendini sorguluyor, kendine geliyor.

Alman papaz, “Ne olursan ol yine gel!” sözünden o kadar etkilenmiş ki…

Bu nasıl bir yürek ki, “İstersen gelebilirsin!” demiyor.

Bu nasıl bir yürek ki, “Gelmezsen gelme!” demiyor.

Bu nasıl bir yürek ki, “Günahı olan gelmesin!” demiyor.

Bu nasıl bir yürek ki, “Gel!” demiyor.

Bu nasıl bir yürek ki, “Ne olursan ol, yine gel!” diyebiliyor! “Böylesi bir yüreği hangi din inşa edebiliyorsa, hak din odur!” düşüncesiyle İslam’ı seçiyor.

“Biz nasıl Mevlana torunlarıyız ki, Mevlana’nın Mesnevisine akıttığı yüreğini okumaya başlamak için, bir papazın hayatından etkileniyoruz?” sorusunu kendime çok sordum.

 

Sait ÇAMLICA

Gelin – Kaynana!
2011/01/07 17:32
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 5,5 (1 oy)



 

Bu memlekette hiç bitmez gelin kaynana muhabbetleri. Muhabbet sayılmaz elbette. Dedikodular, tartışmalar, kırgınlıklar, kavgalar…

“Bu tartışmalardan en çok kim acı çekiyor?” sorusunun cevabını vermek zor elbette. Herkes kendi sıkıntısını daha iyi bilir. Geçimsizlik, herkes için sıkıntılı bir süreçtir.

 

Yıllar önce, bu konuyla ilgili sıkıntısı olan bir arkadaşımdan duyduklarım halen kulağımda çınlar. Çok sevdiğim bir arkadaşımla buluşmuştuk… Uzun uzadıya hasret giderdik. Sıkıntılı olduğu her halinden belliydi. Zoraki tebessüm etmesi, sık sık boşluğa bakıp, dalgın dalgın düşünmesi dikkatimden kaçmamıştı.

Bir ara, ellerinde çıkmış olan büyük nasır gibi yaralar dikkatimi çekti. Elinde ki yaralardan dolayı doktora gitmiş. Doktor daha eline bakar bakmaz, “Oğlum sen neyi kafaya taktın bu kadar? Hayatta hiçbir şey, hiçbir dert kendini bu kadar üzmeye değmez!” demiş.

“Neyi bu kadar kafaya taktın?” sorusunu sorduğumda aldığım cevabı asla unutmadım. “Şimdi buradan eve gitsem… Evde Annemin de eşimin de ölmüş olduğunu görsem, zerre kadar üzülmem!” diye söze başlayınca, ben sadece sustum. Bu cümleden sonra anlattığı şeyleri burada hiç paylaşmaya niyetim yok.

 

Çocuğa sabreder gibi yaşlıya da sabretmeli.

İsra suresinde geçen (23 – 24) ayetler:

23) Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne babaya iyilikle davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara: “Öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle.

24) Onlara acıyarak alçakgönüllülük kanadını ger ve de ki: “Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse Sen de onları esirge.”

“Kuran’da anne baba hakkı” denilince, herkesin bildiği bu ayette “öf bile demeyin!” diye uyarıyor Allah. “Öf be! Yeter artık!” deme noktasına geldiğinizde bile, sabredin diyor Allah!

İnsan yaşlandıkça çocuklaşırmış. Nasıl ki çocukların gereksiz inatları, saçma istekleri, anlamsız kırılma ve küsmeleri olabiliyorsa, yaşlanan insanda da benzer tavırlar oluşmaya başlayabiliyor.

“Siz çocukken onlar sizin çocukluklarınıza katlandılar, sizde onların çocuklaşma döneminde sabırlı olun” mesajı veriliyor. Allah’a itaat etme emriyle peş peşe verilmiş olması da önemli bir mesajdır.

Ektiğini biçer insan!

Zaman, çok hızlı akan bir ırmak gibi, önümüzden akıp gidiyor. Dünün çocukları gelin, bugünün gelinlerinin kaynana oluyor zaman ırmağı akıp giderken. Herkes ne ekerse onu biçiyor hayat yolculuğunda. Kimi bu dünyada biçiyor ektiklerini, kimisi öteki dünyada biçecek…

Bir arkadaşımın annesi aklı dengesini kaybetmişti. Eşi annesine o kadar iyi bakmış ki, “Ben bile anneme eşim kadar sabırlı değildim!” diye anlatmıştı. Ancak benim daha çok dikkatimi çeken cümlesi şuydu. “Eşimin anneme nasıl sabrettiğini, yaşlı ve huysuz annemi nasıl idare ettiğini, haftalık banyosunu yaptırma konusunda bile kız kardeşlerimden daha titiz davrandığını hiç unutuyorum. Annem aklıma geldikçe, hem anneme hem eşime dua ediyorum. Annemin duasını benden çok eşim almıştır. Eşimin bu tavrı benim kayınvalideme saygımı da kat kat artırdı.”

Kendi annesine saygılı davranılmasını isteyen eş, eşinin annesine saygı göstermeli…

 

Yaşlı insanla, ister anne baba olsun ister kayınvalide, kurulan ilişki biçimi, çocukların da anne babalarıyla kuracakları ilişkiyi biçimlendirir. Annesinden veya babasından sürekli kayınvalide sıkıntılarını dinleyen, aile içi tartışmalara şahit olan bir çocuk, büyüdüğü zaman aynı davranış biçimini taklit edecektir.

Bazı anneler, erkek çocukları daha küçükken, “Şimdi kucağımdan inmiyorsun ama, yarın büyüyüp el kızının koynuna girince beni unutursun!” derler. Bu cümle karşısında, daha beş – altı yaşlarında olan çocuk, “O nasıl söz anne! Hele sana bir saygısızlık yapsın da göreyim!” diyerek tepkisini gösterir. Daha o yaşlarda bilinçaltına anneyi koruma psikolojisi yerleştirilir.

 

Sürekli gelininden şikayetçi olan anasından, gençlik yıllarında da sürekli kaynana şikayetleri dinlemiş olan bir arkadaş, annesine; “Ah benim çileli anam! Sen ne çileli kadınsın. Kaynanaların kötü olduğu dönemde gelin, gelinlerin kötü olduğu dönemde kaynana olmuşsun!” demiş.

Gelinlerde imtihan oluyor, kaynanalarda…

Herkes kendi hesabını verecek.

Sadece sabredenler kazanacak…

Sait ÇAMLICA

 

Emeginize saglik rahmeli, paylasimlar icin ALLAH razi olsun.

Devami gelir insaAllah paylasimlarin... daha önce yorum yazmasam da, okudugumu bilmenizi istedim :)

Teşekkür..
2011/01/09 23:34
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! (0 oy)

çok teşekkür,sayfanın tıklanma sayısını takip ediyorum,sizin gibi okuyupta yorum yapmayan bi çok kişi var sanırım,olsun okumanız daha önemli benim için.bu inceliniz için tşk...

Muhteşem Yüzyıl Dizisi!
2011/01/10 20:47
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 7,7 (2 oy)

 

Bizim garip bir huyumuz var. Birileri bize vurmadan kendimize gelmiyoruz. Ayağımıza vurulunca ayağımızın, elimize vurulunca elimizin farkına varıyoruz. Türbana hakaret edilince türbana sahip çıkıyoruz. Tarihimize hakaret edilince tarihimize sahip çıkıyoruz. Mahallemizdeki camimizi taşlamaya gelseler, hepimiz camiye koşup orayı korumaya gideriz. Ancak camimiz taşlanmadığı için, sadece Cuma namazlarında uğruyoruz camiye!

Elimde kesin bir istatistik yok ama, Kanuni Sultan Süleyman’a hakaret edilen dizi yayınlanmaya başladıktan sonra, Kanuni’nin hayatını anlatan kitaplar daha çok satılmaya başlayacaktır. Bizim kendi değerlerimize sahip çıkmamız için, illa birilerinin bize vurması mı gerek?

Son yıllarda çekilen birkaç film veya dizi dışında, Türk sinemasında yıllardır çekilen filmlerde gösterilen imam karakteri, medya sektöründe hakim olan zihniyetin dine ve dindara bakış açısını göstermek için yeterlidir aslında. Mahallenin en adi, en karaktersiz, en üçkağıtçı adamları olarak imamlar gösterildi yıllarca.

Hayatı boyunca hiçbir imamla oturup kalkmamış birçok insan, bu filimler yüzünden imam düşmanı oldular. Ezan Türkçe okutulsa camiye gidecekmiş gibi, “Ezanlar Türkçe okunsun!” diyen solcu kesim bu filmlerle yetişmiş zihniyetler. Gerçi bunların dertleri ne İmam ne Ezan, ne de Cami… İslam dinine olan düşmanlıklarını açıkça ifade edemedikleri için kıvırıyorlar..

Muhteşem olanı anlamak, bir bakış açısıdır!

Muhteşem Yüzyıl dizisinin senaristleri, yapımcıları benim inandığım dine inanmak zorunda değil. Dizinin senaristi benim Osmanlı’ya baktığım gibi bakmak zorunda değil tarihimize. Diziyi kaleme alanların beyni kafataslarının altında değil, bacaklarının arasında olabilir. Malum, beyni bacak arasında olan insanın başka şeye kafası çalışmaz!

Muhteşem Yüzyıl dizisinin senaristi Meral Okay’ın hayata bakışı, diziyi çekme mantığını göstermesi açısından yeterlidir. 20 Eylül 1959 tarihinde Ankara‘da doğmuş. 12 Eylül döneminde Türkiye İşçi Partisi üyesi ve işyeri temsilcisiymiş. Bu bayanın Osmanlı’yı öven bir dizi senaryosu yazmasını beklemek, papazdan cami inşaatına destek beklemekten farksızdır. Osmanlı’nın dünya hakimiyetini anlamak, bir bakış açısıdır.

Basit bir internet taramasıyla Kanuni hakkında bulabileceğiniz en temel bilgiler bile, Kanuni dönemi ile ilgili dizi çeken birisinin “harem” odaklı senaryosuna kızar, “Bu nasıl bir mantık!” diye kızar insan.

Avrupalıların “Muhteşem” dedikleri Süleyman Han, babasından devraldığı 6.557.000 km2 Osmanlı toprağını, yaptığı fetihlerle 14.893.000 km2 ye ulaştırdı. Bulunduğu yüzyıl, dünya tarihine Türk asrı olarak geçti. Bu asırda her sahada dahi devlet ve ilim adamları yetişti. Nitekim Sadrazamı İbrahim Paşa, Lütfi Paşa, Sokullu Mehmed Paşa; Şeyhülislamı Kemalpaşazade, Ebüssü’ud Efendi, şair Baki, Fuzuli, sanatkarı Mimar Sinan; Kaptan-ı deryası Barbaros Hayreddin Paşa olan bir devletin padişahı Kanuni olurdu.

Bu gerçeklere rağmen Kanuni dönemini “Harem” merkezli anlatmaya çalışmak, Yunan gözüyle Osmanlı’ya düşman olmaktan farksızdır.

Şeytana küfür etmek ibadet değildir!

Bir haftadır mail adresime gelen yazıların yarısına yakını bu diziyi protesto amaçlı. Osmanlı’ya olan hassasiyetimizin ve tarihi misyonumuza bu kadar sahip çıkma refleksimiz beni sevindiriyor elbette. Herkes kadar bende kınıyorum böyle bir mantığı.

Ancak Muhteşem yüzyıl dizisini çekenleri, yayınlayanları kınadığımdan daha çok, “Muhteşem Süleyman!” adlı bir diziye senaryo yazamayanları, adam gibi bir dizi çekemeyenleri kınıyorum… Dindarlardan topladıkları paralarla kurulan televizyon kanallarında sürekli Şaban filmleri yayınlayanları, Müzik programı dışında program üretemeyenleri kınıyorum.

Şeytan taşlamaktan tavaf etmeye zaman bulamayanlar, şeytanı güldürürler.

 

 

Ninemin sakladığı kazak kolu…

Lise yıllarımda, ailem Almanya’dan gelinceye kadar köyde Anneannem ve dedemin yanında kalırdım. Köy evinin üst katında bana bir oda ayırmışlardı. Öğleden sonra evden çıkar, gece geç saatlere kadar arkadaşlarla gezerdim. Bir sabah kalktığımda, Anneannemin yattığım odayı toparladığını gördüm. Ben üstümü giyinirken, Anneannem çamaşırları katlıyordu. Kendi eşyaları arasından küçük bir ‘kazak kolu’ çıkardı. Çok eski bir kazağa ait olan kol parçasının renkleri bile sararmıştı. Anneannem o kol parçasını eline alıp kokladı. Gözleri nemlenmişti. Bana o eski püskü, rengi bile solmuş kol parçasını gösterip, “Oğlum bu ev bu oda senin. İstediğin zaman gir, istediğin zaman çık. Ev yansa umurumda değil. Ancak, bu kol parçası kaybolursa üzülürüm!” dedi.

Ben iyice şaşırmıştım. “O kol parçası neden o kadar kıymetli ki?” diye sordum. Anneannem, “Yavrum bu kol parçası benim annemden kalan tek parça! Hala elime aldıkça annem aklıma gelir. Annem gibi kokuyor!” dedi.

* * * * * * *

Kitaplarından çok istifade ettiğim Sayın Doğan Cüceloğlu, 11 kardeşin sonuncusu olarak dünyaya gelmiş. Yirmili yaşlarının ortasında evlendiğinde, babasına O’na bir defter vermiş. Defteri eline aldığında, “Bu kadar eski bir defteri bana neden verdi ki babam?” diye düşünmüş. Düğün yorgunluğunu atlattıktan sonra, babasının kendisine verdiği defter aklına gelmiş. Defteri eline alıp ilk sayfasını açtığında çok duygulanmış.

Babası, Doğan Cüceloğlu doğduğunda bir defter almış. İlk sayfasına “Bugün bir oğlum oldu, adını Doğan koyduk” yazmış. Sonraki sayfalarda “Bir babanın oğluna duyguları ve nasihatleri” ile dolu yazılar varmış. Oğlu hastalandığında bir baba olarak yüreğinin nasıl acıdığını, ilk adımlarını attığında ne kadar sevindiğini, okula başladığı gün neler hissettiğini, karne günü heyecanlarını, arkadaş gruplarıyla doğru – yanlış ilişkilerini, ergenlik dönemi fırtınaları karşısında tavırları, evladının yüzüne söylemediği yada söyleyemediği duygularını, neredeyse 25 yıl boyunca deftere yazmış babası.

Doğan babasının bu defterini halen sakladığını, babasını özledikçe o defteri açıp okuduğunu yazmıştı bir kitabında.

 

Babamın Mektubu…

Herkesin gözünde bir baba fotoğrafı vardır. Benim gözümde baba “Kitap ve Namaz” anlamına gelir. Çünkü babamın hayatında en çok bu ikisi var. Günün 24 saatini, bir sonraki namaz vaktine göre ayarlayan, fırsat buldukça okumaya çalışan, yatağının yanındaki sehpada her zaman birkaç tane kitap bulunduran bir adamdır, benim babam.

Almanya’da aylarca ezan sesine hasret akalan annem, Türkiye’de ilk dinlediği ezanı gözyaşlarıyla dinler. Ezana hasret kalmayanlar bu duyguyu anlamazlar. Allah bu milleti ezansız bırakmasın!

Birkaç yıl önce, babam Türkiye’ye izine geldiğinde, sabah namazını camide kılıp eve gelmiş. Eve geldiğinde, benim namaza kalkamadığımı görmüş. Vaktin geçtiğini anlayınca bir ajandadan yırttığı bir kağıda bir not yazıp başucuma bırakmış. Uyandığımda o notu gördüm. Aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen, benim için çok değerli olan o kağıt parçasını halen çantamda gezdiririm.

Helal pişmeyen aş, aştan sayılmaz

Allah için akmayan yaş, yaştan sayılmaz

Gövdem üstünde başım var deme!

Sabah namazına kalkmayan baş, baştan sayılmaz.

Duyguların kağıt dili…

Kalem ile söylenen duygular, dil ile söylenen duygulardan daha etkileyici olur genelde. Kelimler dilinizin ucuna gelir, ancak boğazınız düğümlenir söyleyemezsiniz bazen. Boğazınız düğümlenince gözyaşları ıslatır yanaklarınızı.

Bir anne baba, bazen evladına söylemek isteyip, boğazına düğümlenen cümleler biriktirir yüreğinde. Yüreğinde biriken cümleleri bir deftere, bir ajandaya yazıp, o defteri doldursa, kendisi öldükten sonra evladı o yazıları okusa, çocukları neler hisseder? Yıllar önce toprağa verdiğiniz annenizin veya babanızın size yazdığı mektupları bulsanız çekmecelerde, ne hissedersiniz?

Anne babanın, yüreğinde biriken duygularla gözyaşını mürekkep yaptığı mektupları, kendileri öldükten sonra okuyan evlatlar, gözyaşlarıyla okur. “Defter sayfalarına babam dokundu” diye, koklayarak okur onları.

En büyük nasihat!

Benim eğitim konusuna sürekli kafa yormaya çalıştığımı, kitaplarımı ve yazılarımı okuyanlar, konferanslarımı dinleyenler bilirler. “Ölüm, en büyük nasihattir!” diyor Peygamberimiz.

Çocuklarınızı öldükten sonra bile eğitmek istiyorsanız, onlara mektuplar yazıp saklamanızı tavsiye ederim. Diri halinizle veremediğiniz birçok hayat dersini, öldükten sonra çocuklarınıza vermiş olursunuz.

Ölümünüz bile çocuklarınızı diriltebilir.

 

Sait ÇAMLICA
 

Kabağın Sahibi Affeder Mi?
2011/02/07 13:48
Bildir! Alıntı ile cevap yaz Oyla! 5,7 (2 oy)

Bir dershanenin öğrencilerine konferans verdikten sonra, kurumun genç ekibiyle sohbet ettik. Dershaneyi yeni devralan genç ekip, ellerinden geleni yapma çabasında olduğunu söyledikten sonra, dershaneyi kimden devraldıklarını da söyleyince, ben gülümsedim.

Kurumu devraldıkları kişiyi ve ticari ahlakını bildiğimi söyleyince, adamlar yaşadıkları hayal kırıklıklarını anlattılar. Beş vakit namaz kılan, muhafazakâr bir camiada yetişmiş olan eski işyeri sahibinin, birçok yalanla işyerini kendilerine devrettiğini söylediler. Ortak birçok tanıdığımız çıktı. Bir zamanlar beş altı dershane sahibi kişilerin bugün ne hallere düştüğüne dair birçok örnek üzerine konuştuk.

Allah parayı gezdiriyor!

Dershanelerde çalıştığım yıllarda, bir eğitim kurumuyla sıkıntı yaşayınca, başka bir eğitim kurumu ile çalışan bir arkadaşımı ziyaret ettim. Çalıştığım sıkıntılardan bahsettim. Sigortamın doğru dürüst yatırılmadığından, hak ettiğim paranın çok altında bir parayla çok yoğun bir mesaiyle çalışmak zorunda kalmaktan bıktığımı anlattım. Aynı sıkıntıları yıllardı yaşayan arkadaşımın bana söylediklerini hiç unutmadım.

“Bu gördüğün binada, daha birkaç yıl önce, çok büyük bir eğitim kurumu faaliyet gösteriyordu. İstanbul’da birçok şubeleri vardı. Şimdi bu kurumun eski sahibi borç batağında nefes alamıyor. Şu anki sahiplerinin durumları şimdilik iyi görünüyor. Ancak çalışanlarının haklarını vermemeye, ellerindekilerin kıymetini unutmaya, kul hakkı yemeye ve öğrenci kaydedebilmek için, diğerleri gibi, birçok yalan söylemeye başladıktan sonra, bunların akıbeti de diğerlerinden farklı olmayacak.

Şuna emin ol hocam, kimsenin hakkı kimsede kalmıyor. Allah parayı gezdiriyor hocam! Bugün, bir kişinin veya grubun önünü açıyor Allah. Onları parayla deniyor. Para ve güç ile imtihan olurken; para ahlakı, güç ahlakı, iş ahlakı gibi temel “kul hakkı” kurallarına riayet etmeyenlerin, ellerinden Allah bu gücü öyle bir alıyor ki, neye uğradıklarını şaşırıyorlar.”

Kabağın sahibi affeder mi?

Vaktiyle bir derviş, nefisle mücadele makamının sonuna gelir. Meşrebin usulünce bundan sonra her türlü süsten, gösterişten arınacak, varlıktan vazgeçecektir. Fakat iş yamalı bir hırka giymekten ibaret değildir. Her türlü görünür süslerden arınması gereklidir… Saç, sakal, bıyık, kaş, ne varsa hepsinden. Derviş, usule uygun hareket eder, soluğu berberde alır.

“Vur usturayı berber efendi” der. Berber dervişin saçlarını kazımaya baslar.

Derviş aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:

“Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım.” diye kükrer.

Dervişlik bu… Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Kaideyi bozmaz derviş. Ses çıkarmaz, usulca kalkar yerinden. Berber mahcup, fakat korkmuştur. Ses çıkaramaz. Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa başlar. Fakat küstah kabadayı tıraş esnasında da sürekli aşağılar dervişi, alay eder: “Kabak aşağı, kabak yukarı.”

Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir karnına dalıverir. Kabadayı oracığa yığılır, kalır. Ölmüştür.

Görenler çığlığı basar. Berber ise şaşkın, bir manzaraya, bir dervişe bakar, gayri ihtiyarî sorar: “Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?”

Derviş mahzun, düşünceli cevap verir: “Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki, kabağın bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!”

* * * * * *

Ticari hayatını “Kul hakkı” yiyerek geçirenleri, hakkını yedikleri kullar affetse bile, Allah affeder mi?

Yükselirken karşılaştığınız insanların yüzüne tebessüm edin. Çünkü aşağı inerken o insanlarla tekrar karşılaşacaksınız.

Alçakça yükselenlerin düşeceği yer, alçaklık değil, çukurdur!

 

Sait ÇAMLICA
 

Müslüman doğulmaz, Müslüman olunur…

Sirkte yetişen Aslanlar yaşlanınca ormana bırakılır. Ormana bırakılan aslanlar, birkaç ay içinde açlıktan ölürler. Çünkü, yetişme süreleri boyunca “hazır et” yiyerek beslenen aslanlar, avlanmayı öğrenemezler. Anlayacağınız, aslan doğulmaz aslan olunur.

“Hazır” et yiyerek büyüyen aslanların yaşadıkları ile “hazır” dine konarak Müslüman olanların yaşadıkları birbirinden farklı değildir. Sirkte hazır et yiyerek büyüyen aslanların ormanda yaşadıklarını, hazır din bilgisiyle hayat ormanına atılan Müslümanlarda yaşıyor.

İnsan doğulmaz, insan olunur.

Anadolu insanı erkekler için, “Erkek doğmak ile erkek olmak farklı şeylerdir” sözünü kullanır. Bu erkeklik, biyolojik bir şey değildir. Sözünün eri olmak, ahlaklı olmak, hiç kimsenin namusuna göz dikmemek, alınteriyle kazandığı parayla geçinmek gibi değerleri ifade eder. Efelenmek ile efendi olmak arasındaki farkı bilmektir erkeklik.

Ana yüreği!

Evlat sahibi olmak için emek veren anne, evladına daha düşkündür. Evlat sahibi olmak için anne kadar emek vermeyen baba, anne kadar merhametli olmuyor. Özellikle de hazır ve yetişmiş bir evlada sahip olan üvey baba, o evladın kıymetini hiç bilmiyor.

Karnında aylarca yavrusunu taşıyıp doğum sancıları çektikten sonra, gecesini gündüzünü evladına ayıran bir annenin evlat sevgisi ile, “üvey” annenin evlat sevgisi arasında ki fark gibidir, Müslüman doğduğuna inanan bir insan ile, Müslüman olma sancısı çeken insan arasında ki fark.

Ana yüreği sancıyla, emekle yoğrulduğu için, evladına düşkündür. Müslüman olduğunu iddia eden bizler, Müslüman olabilmenin sancısını çekiyoruz ki?

Müslüman doğulmaz!

Doğuştan Müslüman olmak, kültürel bir dine sahip olmaktır. “Müslüman doğulmaz!” sözünü okuyan herkesin itiraz cümlesi hazırdır. “Her çocuk İslam fıtratı üzerine doğar. Sonradan annesi babası o çocuğu, Hıristiyan, Yahudi veya putperest yapar!” hadisiyle itiraz edenlere, birkaç cümle söylemem gerekiyor.

İnsan mayasında doğuştan bir İslam mayası elbette vardır. Ancak bu maya birçok kişi tarafından yoğrulur. Anne yoğurmalı bu mayayı. Baba yoğurmalı. Öğretmen yoğurmalı. Fıtratta var olan bu maya, bilgili ve becerikli eller tarafından, sabırla yoğrulmazsa, maya bozulur. Anne, baba ve öğretmen tarafından yoğrulmuş olması da yeterli değildir. Özünde var olduğuna inandığı “Müslüman olma” bilincini kendisi de sürekli canlı tutma çabası içerisinde olmalı her Müslüman.

Günde beş vakit namaz, her gün kırk kez Fatiha suresini okuma, senede bir ay oruç tutma gibi gündelik hayatımız içinde var olan ibadetlerin temel amaçlarından birisi de “Müslüman kalma” çabası için değil mi?

Allah kimsenin ayağını kaydırmasın! Hayat yolculuğuna Müslüman olarak başlayıp, yolda sapıtan, yolda şaşıran, yolu satan, yolda yatan, yola saraylar yapan, yolda ki tuzakları kendini kaptıran, yola tuzak kuracak kadar ileri giden insanların hepsi “İslam fıtratı” ile dünyaya gelmiş insanlardan oluşuyor.

Hatta, Firavun, Nemrut, Ebu Cehil, Ebu Leheb gibi zalimler, dünyaya geldiklerinde mayalarında İslam fıtratı vardı!

Fıtratında var olanı yoğurmayan, dünyaya Müslüman olarak gelmiş olmanın keyfini süren insan, yoldaki tuzaklardan kendisini nasıl koruyacak?

Sait ÇAMLICA

Yazarport.com'da yayınladığım yazımdan yazınıza destek mahiyetinde bir bölüm sunmak istiyorum.Saygılarımla...

(Milliyetçilik Belası/Milliyetçilik Zindanı-2, adlı yazımdan)

"....
& Kişi dinini öğrendiği zatlara çok ama çok dikkat etmelidir.Zira din olgusu insanın/toplumun kalbinden sökülüp atılamadığı için din düşmanları halka kendi elleriyle/dilleriyle dini anlatma yoluna giderler. Dindarı gütmek isterler. "Eğ başını, kıl beşini, gör işini..."derler.İslamın -diğer dinler gibi- sadece uhrevi olduğunu benimsetmeye çalışırlar.

"Tağut, bel'âm, müstekbir, musta'zaf " gibi Kur'an-i kavramları gündemde tutmazlar.Hac ve Cuma'yı özünden saptırırlar. İslam'ı mimari yapılar, cenaze namazı gibi olgularla gündemde tutarlar. Bir tel saçın hesabı ile kırk rekat namaz, bilmem kaç tesbih tanesi üzerinde durup dolaşırlar. Bunları bile aslından saptırarak anlatırlar.

..."

 

 

“Sokak çocukları neden Bankamatiklerde yatıyor, hiç düşündün mü?” sorusuyla karşılaşınca, pek düşünmedim. “Sıcak olduğu için tabi ki!” diye hızla cevap verdim. “Hayır!” dedi arkadaşım. “Görünmek için!”

 aldığım cevap beni susturdu, düşündürdü. Sonra içimi acıttı.

Kimse görmemiş onları. Görünmek istiyorlar.

Kimse sevmemiş onları. Sevilmek istiyorlar.

Kimse ilgilenmemiş onlarla. İlgi istiyorlar.

 

Sokağa sığınan çocuklar.

Asıl mesele, “Sokağa atılan çocuk mu, sokağa kaçan çocuk mu?” Sokağa atılanı elbette vardır. Ancak sokağa kaçanların daha çok olduğunu düşünüyorum.

Bunlardan birisiyle tanışma imkanım olmuştu. Tanıdığım birinin akrabasıydı. Aile içinde yaşanılan sıkıntılardan o kadar bunalmıştı ki, sokağa sığınmış adeta. Yattığı yerde köpekler bile yatmazdı belki. Ama o yatıyordu.

Aile, sadece bedeni değil, ruhu da ısıtmalı…

 Çocuk bakımı ve / veya eğitimi denilince, hep fiziki eğitim anlaşılıyor. Hasta olunca Doktora götürülür. Tedavisi için her tür fedakarlık yapılır.

Çocuk okusun! Okula gitsin. Başarılı olsun.

Annenin fedakarlığını düşünsenize!

Sabah erkenden kalkıyor. Kahvaltı hazırlıyor. Kıyafetlerini giydiriyor. Çocuğu elinden tutup okula götürüyor. Okul çıkışa kapıda bekliyor. Alıp eve getiriyor. Karnını doyuruyor. Ödevlerini yaptırıyor.

 Ya babanın fedakarlıkları?

Çalışırken evlatlarını düşünüyor. Kazandıklarını kendine değil, onlara harcıyor. Her istediklerini almaya çalışıyor. Okul masrafları yetmezmiş gibi, dershaneye de gönderiyor. Okusun diye gerekirse birikimlerini bile satıyor. Ev, araba, arsa… Yeter ki okusun. Sadece okusun diye değil, iyileşsin diye de her masrafı yapıyor baba. Hasta olan evladı için her şeyini satmaya hazırdır babalar.

 Elbette çocukların beden sağlığı önemlidir. Ancak beden sağlığı kadar ruh sağlığı da önemlidir. Anne babanın, “Anneliği – Babalığı bilmediğinin” en büyük kanıtı, şu soru da kendini gösteriyor. “Neyini eksik bıraktık? Ne istedin de almadık?”

 Sahi eksik olan ne?

 Ağaç büyütülür, insan eğitilir.

 “Ağaç büyütmek ile insan büyütmek arasında ki fark ne o zaman?” sorusunun cevabıyla anlatmaya çalışayım eksik olan tarafı.

Ağaçların fiziki ihtiyaçları verilince kendiliğinden büyür. Güneş, toprak, hava, su… Ağaç böceklenirse ilaçla iyileşebilir. İlaçlanmak da, fiziki ihtiyacıdır ağacın.

İnsanın ağaçtan farkı, büyütülen değil, eğitilen bir varlık olmasıdır. Anne baba çocuğunu sadece büyütmemeli, aynı zaman da eğitmeli. Eğitilen beden değil, ruh ve kalptir. Eğitmek, davranış kazandırmaktır. “Hangi davranış?” sorusunun cevabını anne baba vermeli. “Hangi davranışı kazanmasını istiyorsalar o davranış kazandırmak için çaba sarf etmesi gerekiyor anne babanın.

 Yaş ilerleyince kontrol ruh ve kalptedir.

Çocukların bedenleri belli bir yaşa kadar anne babaya muhtaçtır. Dayak yerken bile annesine sarılan çocuklar, bu muhtaçlığın göstergesidir.

Çocukların kalbine değil, sadece beynine işlem yapmaya çalışan öğretmen, öğrencilerinin yaşları küçükken kolay yönetir onları. “Küserim!” deyince, öğretmeninin üzmemek için sessiz duran, ödevini yapan öğrenci buna örnektir.

 Çocukların yaşları ilerleyince bedenlerini, anne babaları veya öğretmenleri değil, kalp ve ruhları yönetmeye başlar.

Anne baba ruhu, öğretmen kalbi ihmal etmişse, ruhu ve kalbi tarafından yönetilen gençlerle iletişim kurmakta sıkıntı yaşarlar.

 Çocukların bedenine anne babalık yapıyoruz. Ya ruhları?

İnsanı sadece fiziki bedenden ibaret sanan anne babalar, mutlu çocuk yetiştirmek için onların fiziki ihtiyaçlarını gidermek yeterli sanıyor. Tüm enerjisini çocuklarının fiziki ihtiyaçlarını gidermeye harcıyor. Bu konuda başarılı da oluyorlar. Bedeni yöneten ruhu kim eğitecek? Kişiliğini, karakterini, ahlakını kim şekillendirecek?

 Beyinlerine bilgi yükleyerek öğretmenlik yapıyoruz. Ya kalpleri?

İnsan beyinden ibaret bir varlık değil ki! Kalbine kim eğitim verecek çocukların? Kimi sevecek? Kime hayran olacak? Kendine kimi örnek alacak?

  Şiddet ruhun isyanıdır!

 Şiddete bulaşan, kavgaya karışan, ailesiyle problemler yaşayan, öğretmenleriyle anlaşamayan gençlerin hayatını dinlediğiniz zaman, olaylara bakış açınız değişiyor.

 Ruhun açlığını, kalbin sevgiye muhtaçlığını kaldıramaz insan. Çok acı verir sevgisizlik. Bu acıyı bastırmak için sigara, içki, tiner, kokain gibi maddelerle uyuşturur bedenini. Şiddet, bazen kendi dışına, bazen kendine uygulanır. Jiletle kendini kesenler, tinerciler, uyuşturucuya başlayanlar, erken yaşta alkol bağımlısı olanlar, intihara teşebbüs edenlerin çoğu, şiddeti kendine uygulayanlardır.

 Bazıları şiddeti kendine değil çevresine gösterir. Saldırganlaşır. Başına gelecek kötü olayları düşünmez bile. Dayak yemek, zaten alışık olduğu bir şeydir. Hapse düşmek, onu korkutmaz. Soğukta aç kalmaktan iyidir cezaevi onlar için.

 Şiddet doğuştan gelen bir özellik değildir.

Şiddet; yaralı ruhun, sevgisiz kalbin isyanıdır.

Evladının ruh ve kalbini ihmal eden anne, anneliği bilmiyor demektir.

Evladının ruh ve kalbini ihmal eden baba, babalığı bilmiyor demektir.

Öğrencisinin ruh ve kalbini ihmal eden öğretmen, Öğretmenliği bilmiyor demektir.

 Ne ekerseniz onu biçersiniz!

 

Sait ÇAMLICA

01
Abonelik Bilgisi Abonelik
Google Reklam
izlence: Video Seçkisi
İletişim | Kullanım Şartları | Reklam Bilgileri | Tüm Üyeler | Ne Nasıl Yapılır? | Arama | RSS | Twitter | Facebook

Son Üyeler: Hilye, Zabitman, ynsmrsvml, DOLPHINUS, drunsalkrc,
Son Oturumlar: m1gin,